| | |
| Ancak insanlar bazen ‘içinden geldiği gibi davranmak’ denilince, bunun, ‘içinde her ne olursa olsun bunu olduğu gibi dışa vurmak’ olduğunu sanırlar. Ve hatta bunu bir ‘dürüstlük göstergesi’ olarak görürler. “Ben hiçbir şeyi gizlemiyorum, içimdeki duygular bunlar” diye düşünürler. Oysa ki insanın içinden gelen her şey doğru değildir. Bu nedenle insanın içinden gelen herşeyi olduğu gibi dışa vurması da doğru değildir. Bazen insanın içinden gelen bazı duyguları dizginlemesi, düzenlemesi ya da yenmesi gerekebilir. Çünkü insanın, ‘içimden geliyor’ dediği şeyler, nefsinde var olan ve nefsinin onu teşvik ettiği hislerdir. İnsan nefsinde hem güzellikler hem de kötülükler vardır. Ancak nefsini istediği şekle sokmak, onda var olan kötülükleri yenmek, güzel ve iyi olan şeyleri ise artırmak insanın kendi iradesindedir. Örneğin bir insanın içinden, çevresindeki insanlara iyilik yapmak, sevgi, saygı göstermek, güzel söz söylemek, neşelenmek, hoşsohbet ve konuşkan olmak, dışa dönük ve girişken olmak, fedakarlık yapmak, güzellik sunmak gelebilir. İşte insan bu tür bir durumda ‘içinden gelenlere’ uyar. Ama bazen de insanın içinden sessizleşmek, küsmek, durgunlaşmak, insanlardan uzaklaşmak, öfkelenmek, kinlenmek, ters tavırlar göstermek, bağırıp çağırmak, tartışmak gibi olumsuz hisler de gelebilir. İşte bunlar da nefsin içinde var olan kötülüklerdir. İnsanın böyle bir durumda, “Ne yapayım, ben sadece içimden geldiği gibi davranıyorum” diyerek bu tarzda olumsuz tavırlar sergilemesi doğru değildir. Ve ‘içinden geliyor olması’ da, gösterdiği kötü ahlakı makul gösterecek bir mazeret değildir. Çünkü bunlar, Allah'ın Kuran'da beğenmediğini bildirdiği, nefse özel olarak verilen, insanın mücadele edip yenmesi gereken kötülüklerdir. Allah, güzel ahlakın gerekliliklerini ve sakınılması gereken tavırları insanlara bildirmiştir. İnsan, ‘her ne kadar içinden gelirse gelsin’ kötü olduğunu bildiği bir tavrı asla uygulamamalıdır. İçinden öfkelenmek geliyorsa, hemen bunun Allah'ın beğenmediği bir ahlak olduğunu düşünüp öfkesini yenmelidir. Öfke hissi gelen kişiye karşı, tam tersine, güzel söz söyleyip gönül almalı, dosça tavırlar göstermek için nefsini zorlamalıdır. Ya da nefsi ona suskunluk hissi verdiğinde, hemen bunun Kuran ahlakına uygun olmayan bir ahlak olduğunu düşünüp, beraberindeki insanlara, Allah'ın razı olacağı şekilde ‘en güzel sözleri’ söylemek için iradesini kullanmalıdır. Bu tür bir durumda nefisten yana bir tavır göstermek, asla dürüstlük, doğallık, samimiyet, içi dışı bir olmak değildir. Dürüstlük, doğallık ve içi dışı bir olmak; Allah'ın meşru kıldığı, Kuran'da beğendiğini bildirdiği, güzel ahlaka dair her tavrı, olabilecek en güzel şekilde dışa vurmak, en samimi şekilde bu ahlakı yaşamaktır. İnsanın, nefsindeki kötülükleri, sırf ‘içinden geliyor’ diye uygulaması ise, yalnızca bu kişinin ahlakındaki eksiklikleri gösteren bir alamet olur. Dolayısıyla insanın, ‘içinden gelen herşeye uyması’ gibi bir yaklaşım asla makul değildir. insan içinden gelen her türlü iyiliğe uymalıdır. İçinden gelmediği durumlarda da mutlaka iyiliği aramalı, nefsini bu yönde eğitmeli, nefsindeki iyiliğe olan eğilimi artırmalıdır. Nefsinin teşvik ettiği kötülüklerde ise, Allah korkusunu, vicdanını ve imanından kaynaklanan iradesini kullanarak, içinden gelen bu hisse, bunun tam tersi olan iyiliklerle karşılık vermelidir. Bu, müminin dünya hayatındaki imtihanının çok önemli bir parçasıdır. İnsan nefsini eğitebildiği ölçüde, Allah'ın razı olmasını umacağı bir ahlaka ulaşabilecektir. Allah Kuran'da, nefislerindeki kötülüklere karşı güzelliği tercih eden ve nefislerini Kuran ahlakına göre eğiten kimseler için şöyle buyurmuştur: Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir. (Maide Suresi, 105)
"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53) | |
25 Mayıs 2011 Çarşamba
'İçinden geldiği gibi davranmak' samimiyettir. Ama bazen de insanın içinden gelenleri yenip, daha güzel olan tavrı göstermeye çalışması gerekir
20 Şubat 2011 Pazar
'Himaye eden, koruyan, kollayan' konumunda, yani 'Hami' karakterinde insan olmak...
Bazı insanlar vardır, çevrelerindeki hemen herkes tarafından sevilirler. Bu sevginin en önemli sebeplerinden biri ise, bu kişilerin en belirgin özelliklerinden birinin ‘bulundukları her yerde mutlaka hep ‘hami’ konumunda olmaları’dır.
‘Hami’ kelimesi, ‘himaye eden, koruyan, gözeten’ anlamındadır. Bu ahlakı gösteren kimseler, bulundukları her ortamda, şefkat, merhamet, ilgi alaka, koruyup kollama konularında dikkatleri en açık olan ve bu özellikleri en yoğun şekilde yaşayan insanlardır.
Hiç kimse bu kişileri, “Sen bulunduğun yerdeki tüm insanları koruyup kollamakla, karşılaşılacak her türlü sorunu çözmekle ve tüm sorumluluğu kendi üzerine almakla sorumlusun” diyerek görevlendirmiş değildir. Ancak bu kimseler, genelde yüksek vicdanları, güçlü sorumluluk hisleri ve insanlara karşı duyduğukları yoğun sevgi ve şefkat duyguları nedeniyle, kendileri sessiz sedasız böyle bir göreve talip olurlar. Ancak elbetteki kimseye, “Ben böyle bir görev üstlendim. Ben sizi koruyup kollayacağım, herkese sahip çıkacağım” gibi bir açıklama da yapmazlar. Sadece doğal olarak, olaylar geliştikçe, imanları ve ahlakları gereği, adı konulmadan, sürekli olarak bu kişiliği gösterirler.
Hami ahlaklı olmak, pekçok konunun ve pek çok kişinin sorumluluğunu üstlenmek, elbetteki hiçbir şeyin sorumluluğunu almayan bir kimsenin durumuna göre çok daha zahmetli ve zordur. ‘Hata yapma, doğru karar verememe, pek çok kişinin nefsini karşısına alma ya da herkesi aynı anda memnun edememe’ gibi riskleri de vardır. Ancak sahip oldukları yüksek vicdan ve Allah korkusu nedeniyle bu kişiler, kendi açılarından bu tür hatalar yapabilme riskini de göze alırlar. Allah rızası için o sırada Müslümanların ihtiyaçlarını gidermeyi ya da sorunlarını çözmeyi, kendi rahatlarından çok daha öncelikli görürler.
Adı konulmayan, ancak herkes tarafından fark edilen bu insanların gösterdikleri bu tavır, ‘Allah'ın rızasına en uygun olan ahlak’tır. Çünkü Müslüman, imanı ve vicdanı gereği, hiçbir zaman için çevresinde olup biten olaylara karşı ‘seyirci kalamaz’. Yanındaki insanların bir hastalığı, yorgunluğu, mutsuzluğu, imani bir eksikliği, müminler arasında süregelen bir anlaşmazlık, yaşanan bir zorluk ya da sıkıntı, bu kimselerin ‘birinci dereceden sahiplendikleri’ konulardır.
Bu kimselerin önemli bir özelliği ise, bu sahiplenme ve ilgilenme esnasında hiç kimseye rahatsızlık vermemeleri; herşeyi Kuran ahlakıyla, çok akılcı ve vicdanlı bir şekilde halletmeleridir. Dikkat çekmeden, sorun çıkarmadan, insanlara ‘olağanüstü bir durum var ve ben şu anda bu sorunu çözüyorum’ gibi bir izlenim vermeden, olabilecek en yatıştırıcı ve en dinlendirici şekilde hareket etmeleridir.
Tüm bunları yaparken bu kimselerin tavırlarında dikkat çeken bir başka önemli özellik ise, hiçbir zaman için ‘kendilerini ön plana çıkarma’ gayreti ve arzusu içerisinde olmamalarıdır. Amaçları, sözde bir ‘lider’ konumuna gelmek, insanlar arasında söz sahibi olarak onlara ‘üstünlük taslamak’ ya da bu şekilde kendi ‘enaniyetlerini beslemek’ değildir. Sadece fedakarane bir hami karakteri içerisinde, çevrelerindeki insanlara karşı şefkat, merhamet ve sevgiyle yaklaşmaktadırlar. Kuran'da bu kimselerin gösterdikleri üstün ahlak şöyle hatırlatılmıştır:
Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger. (Hicr Suresi, 88)
Hami karakterinin aksine, bazı insanlarda da tam tersi bir anlayış vardır. Bir sıkıntısı, sorunu ya da rahatsızlığı olan bir kişi varsa, bu kimseye karşı şefkat ve merhametle yaklaşmak ve ona güven vermek yerine, önce ‘kızgınlık’ duyulur. Bu kişiye sahip çıkarak sorununa yardımcı olmaktansa, “Neden böyle yaptın?”, “Sen şöyle yapmasaydın, böyle olmazdı”, “Hepsi senin hatan”, “Neden sonucunu önceden düşünmedin?” gibi, onu daha da tedirgin edecek bir üslupla bu öfke ifade edilir.
Oysa ki aynı insanlar, kendileri için aynı şartlar söz konusu olduğunda, kendilerine sevgiyle, şefkatle, anlayışla yaklaşılmasını isterler. Allah bir Kuran ayetinde insanlara bu gerçeği hatırlatarak, insanları birbirlerine merhamet etmeye çağırmıştır:
Eğer Allah'ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten Rauf (şefkat eden ve) Rahim olmasaydı (ne yapardınız)? (Nur Suresi, 20)
Tüm insanlar Allah'ın kendilerine olan şefkatine ve merhametine muhtaçtırlar. Ve her insan şefkatten, sevgiden, hoşgörüden hoşlanacak bir ruh ile yaratılmıştır. Öyleyse tüm insanlar, kendileri için aradıkları merhamet gibi, başkalarına karşı da ellerinden geldiğince bu ahlakı göstermeye çalışmalıdırlar.
Allah Kuran'da müminlerin ‘birbirlerinin velileri’ olduklarını bildirmiştir. Müminlerin sorunlarını sahiplenmek, tedirgin etmeden onlara yardımcı olmak, en yanlış tavırlarında bile Kuran ahlakının gerektirdiği şefkat ile hatalarını düzeltmeye çalışmak; herkesin yardımına ilk koşan, etrafta gelişen her türlü eksikliğe, aksaklığa çözüm getiren, yardıma ihtiyacı olanın hiç düşünmeden ilk sığınacağı insan olmak, işte müminlerin bu ‘veli karakterleri’nin bir gereğidir.
Allah Kuran'da bu ahlakı gösteren kimseleri rahmetiyle müjdelemiştir:
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)
2 Ocak 2011 Pazar
Geri adım atmasını bilmek, hakkından feragat edebilen insan olabilmek...
| | |
| | |
7 Kasım 2010 Pazar
Anne karakterinde görülen 'anne şefkati' bütün müminlerin birbirlerine göstermesi gereken güzel bir ahlak özelliğidir...
| | |
| Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger. (Hicr Suresi, 88) | |
6 Kasım 2010 Cumartesi
İnsanın dikkatini, dünyadaki beklentilerinin gerçekleşmesine değil, sonsuz hayatında bunları kazanabilecek bir ahlakta olup olmadığına vermesi gerekir
İnsanın dikkatini, dünya hayatındaki beklentilerinin gerçekleşip gerçekleşmemesine değil, sonsuz hayatında bunları kazanabilecek bir ahlakta olup olmadığına vermesi gerekir...
Her insanın dünya hayatında olmasını çok fazla istediği olaylar vardır. Kimi için bu olayların gerçekleşmesi çok yakın, imkanları da bu durumun oluşması için çok uygundur. Kimi insanların çok büyük bir istekle arzuladıkları olayların gerçekleşmesi ise, -Allah'ın dilemesi dışında- çok zor görünmektedir. Bu kişilerin ellerindeki maddi manevi imkanlar ve içerisinde bulundukları şartlar, beklentileri için gereken özellikleri içermemektedir. Örneğin yaşlı bir insan her ne kadar geri dönüp genç yaşında birşeyler yaşayabilmeyi arzu etse de, -Allah'ın adetullahı gereği- dünya hayatında bu -Allah bir mucize yaratmadığı sürece- mümkün değildir. Ancak ne var ki, imkanları, isteklerinin gerçekleşmesi için çok uygun olan insanlar da, olmayanlar da, aynı derin tutkuyla hayallerinin gerçekleşmesini isterler.
Fakat insanın dünya hayatında istediği her şey en mükemmel şekilde gerçek olsa da, hayatının sonuna kadar hiç gerçekleşmese de, insanların hiç unutmamaları ve çok iyi düşünmeleri gereken bir hakikat vardır:
Tüm istediklerini elde edenler de, hiçbirini elde edemeyenler de, bu dünyada çok kısa bir süre yaşayabileceklerdir...
Dünya hayatı bir göz açıp kapayıncaya kadar geçecek ve insanların elde ettikleri mutluluklar da hızla tükenip bitecektir...
Bu nedenle insanın tüm dikkatini sadece isteklerinin gerçekleşip gerçekleşmemesine değil, sonsuz ahiret hayatını kazanabilecek bir ahlakta olup olmadığına vermesi gerekir. Çünkü bir insanın tüm istekleri, tam hayal ettiği şekilde kusursuzca gerçekleşse bile, bundan alacağı mutluluk, olsa olsa birkaç on seneyi aşmayacaktır. Sonunda mutlaka bu nimetler elinden gidecek, ölümle birlikte sahip olduğu herşey geride kalacaktır. Arzu ettiği tüm güzellikleri asıl olarak ahirette elde etmeyi hedefleyen bir insan ise, bu mutluluğu sonsuz anlar boyunca dilediği kadar yaşayabilecektir.
Büyük İslam alimi İmam Gazali, bu konuda insanlara şöyle bir hatırlatmada bulunmuştur:
“... Dünyadaki hükümdarların rütbeleri onların sahip oldukları makamların yanında küçük ve sönük kalır, onlarla kıyas bile edilemez! Ahiret sultanlığı hakkında Cenab-ı Hakk şöyle buyurur: "Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk (saltanat) görürsün." (İnsan Suresi, 20)
Cenab-ı Hakk'ın büyük bir saltanat dediği ahiret mülkünü sen de yüce tut! Sen de çok iyi biliyorsun ki dünya ve içindekiler çok az ve değersiz şeylerdir. Hayat kısa, dünyadaki nimetlerin devamı kısa ve çok azıcık bir süredir. Sonra bizler kalkıyoruz bu azın azını elde etmek ve azıcık bir süre onunla birlikte olmak için canımızı ve malımızı seferber ediyoruz. Bir kısmımız bunu elde ediyor, bir kısmı elde edemiyor elde edenlere imreniyor. Onu elde etmek için canını ve malını tehlikeye attığına hiç bakmıyorlar.” (İmam Gazali, Cennete Doğru, (Yedi Geçit), Minhacü'l-Abidin, sf. 319)
“... Şunu bilmelisin: Bu dünya asla baki değildir. Ya sen onu terk edeceksin, ya da o seni terk edecek! Hasan (r.a.) der ki: "Dünya nimetleri devam etse de senin hayatın bir gün sona erecek. O halde dünya hayatı peşinde koşmanın ve çok değerli ömrünü onun peşinde harcamanın ne anlamı var?"”(İmam Gazali, Cennete Doğru, (Yedi Geçit), Minhacü'l-Abidin, sf. 145)
İnsanın kısa bir an için bu gerçeği düşünmesi ve bu kıyası yapması çok önemlidir. Kendi kendine bir karar vermeli; sadece dünyadaki güzellikleri elde etmeye kitlenmenin insana hiçbir faydası olmayacağını görmelidir. Allah dilerse insana dünyada da nimet verebilir ve bu bir insan için çok büyük bir lütuf olur. Ama insanın bunu ‘olmazsa olmaz’ bir hedef haline getirerek, tüm huzuru, mutluluğu, neşesi, sevinci için bunu adeta şart koşması çok büyük bir gaflet ve hatadır. Yapılması gereken, insanın arzu ettiği tüm güzellikleri Allah'tan dünyada ve ahirette kendisine lütfetmesini dilemesi; ancak takdiri Rabbimiz'e bırakarak kendisine verilenlerle mutlu olmasıdır. Ancak önemli olan bu mutluluğu da, sadece yüzeysel bir mutluluk olarak değil, sonsuz hayatında Allah'ın kendisine tüm dilediklerini verebileceği umudunun, samimi mutluluğu olarak yaşamasıdır.
Fakat şu da unutulmamalıdır ki, elbetteki insanın ahireti yalnızca sonsuz yaşayabilmek ve orada her istediğini sonsuza kadar elde edebilmek için istemesi, ona hiçbir şey kazandırmayacaktır. İnsanın asıl hedefi, Rabbimiz'in sevgisini istemek, O’nun dostluğunu kazanmaya çalışmak ve sonsuza kadar Allah'ın hoşnut olduğu kimselerden olarak yaşayabilmek olmalıdır. Allah’a karşı böylesine güçlü bir sevgisi olan bir insana, Allah nimetini sınırsızca lütfedecektir. Ama Allah sevgisi olmadan ve Allah sevgisi kişinin asıl hedefi olmadan, böyle bir sonuç oluşması mümkün değildir.
İmam Gazali, Allah'ın rızası ve sevgisinin ne kadar kıymetli olduğunu ve Allah'ın rızasını tercih eden bir kişinin ne kadar büyük mükafatlara layık görüleceğini şöyle bir örnekle anlatmıştır:
İşte bir kulun alemlerin Rabbinden alacağı rıza, mükafat, övgü ve sevap ile yetinmeyerek bunun yanında insanlardan elde edeceği övgü ve dünyalıklar, milyonlara hatta dünya ve içindekilerden daha fazlasına nisbetle bir kuruş kadar bile değer ifade etmez. O halde, şu değersiz dünyalıklar karşılığında Allah Teala'nın Yüce ve değerli ikramlarını kaybetmek apaçık bir aldanış değil midir?
Eğer bu değersiz dünyalıklar sana mutlaka gerekli ise, sen yine de ahirete yönel; göreceksin ki dünya da peşinden gelecektir. Sen sadece Rabbinin rızasını talep et, o da iki cihanın da sahibi olan Yüce Zat'tır.
Resullullah (s.a.v.) da şöyle buyuruyor: "Şüphesiz ki Allah Teala ahirete ait bir amel karşılığında dünyalık verir; fakat dünyalık bir amel karşılığında ahireti vermez!" (Suyuti, Münavi)
Öyleyse amelleri halis niyetle sırf Allah rızası için yapan ve himmetini (emeğini) ahireti kazanmak için sarf eden kimse hem dünyasını ve hem de ahiretini mamur etmiş (kalkındırmış) olur. Eğer dünyaya yönelirse ahiretini kaybettiği gibi, belki de arzu ettiği dünyalıklara da nail olamaz (sahip olamaz). Nail olsa (sahip olsa) bile o dünyalıklar elinde baki kalmaz. Sonunda hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan olur. (İmam Gazali, Cennete Doğru (Yedi Geçit) Minhacü’l-Abidin s. 264-265)
3 Kasım 2010 Çarşamba
Paylaşım siteleri Allah'a hizmet edecek şekilde kullanılmalı, gaflete hizmet edecek şekilde kullanılmamalı
Facebook hayra hizmet etmeli

Teknolojinin gelişmesiyle ve insanların yeni buluşlarda bulunmalarıyla birlikte her toplumda dönem dönem çeşitli yenilikler yaşanır. Nasıl ki geçmişte televizyon, internet ya da cep telefonları gibi araçların insan yaşamına katılmasıyla toplumlarda çeşitli değişiklikler yaşandıysa, günümüzde de küçük ya da büyük her yenilik, insanların hayatlarına büyük farklılıklar getirmektedir.
İşte son yıllarda insanların tanıştığı bu yeniliklerden biri de internet kullanıcıları arasında kendine geniş yer bulan ‘Facebook’ tur. Dünyanın dört bir yanından, çok geniş bir kitle Facebook kullanmaktadır. Ancak her insanın, kendisini tanıtabilme, ifade edebilme ve bu şekilde çevre edinebilme imkanı bulduğu Facebook’u kullanma amacı farklıdır.
Bunun yanı sıra, Facebook kullanan insanların her biri, birbirinden çok farklı ve çok çeşitli kültürlere sahiptir. Kuzey Avrupa’nın bir köşesindeki bir kasabadaki bir insan, buraya kendi kasabasının kültürünü taşırken; Çin’de yaşayan farklı inançtaki, farklı eğitim almış, farklı zevklere sahip bir insan da, aynı şekilde kendi kültürünü buraya yansıtmaktadır. Saygıyı, sevgiyi çok iyi bilen bir insan da burada kendisine çevre edinmekte; bu erdemlerden bihaber olan bir insan da bu sayfalarda kendisine bir yer bulmaktadır. İnsanlara hiç değer vermeyen, sadece çıkar ilişkilerine inanan bir insan da burada arkadaş edinmekte; derin vicdan sahibi, çok güzel ahlaklı bir insan da aynı şartlarda kişiliğini ortaya koymaktadır. Darwinist ve ateist bir insan da burada sesini duyurmakta, yalnızca Allah'ın rızası için yaşayan iman sahibi bir kişi de aynı ortamda kendisini tanıtabilmektedir.
Elbetteki interneti ya da Facebook sayfalarını kullanan insanların amaç ve kültür çeşitliliğini burada kısa bir yazı içerisine sığdırabilmek mümkün değildir. Bu konuyu ele almaktaki amaç da zaten bu değil, asıl olarak Müslümanların bu kültür içerisinde nasıl bir tavır içerisinde olmaları gerektiğidir.
İnternet, Allah'ın Ahir Zaman'da inananlar için yarattığı çok büyük bir nimettir. İnsanları saniyeler içerisinde istedikleri her konuda, en doğru bilgilere ulaştırabilen bir vesiledir. Yine saniyeler içerisinde, internet yoluyla aynı anda milyonlarca insanla diyalog kurabilme imkanı da vardır. Kuşkusuz ki bu, Allah'ın beğendiği ahlakı insanlara anlatmayı ve tüm dünya insanlarının Allah'a iman etmesini gönülden isteyen Müslümanlar için çok önemli bir araçtır.
Ancak bir yandan da, internet imkanı olan pek çok insanın, en verimli saatlerini bilgisayar başında amaçsızca internette dolaşarak geçirebildiği de bilinen bir gerçektir. Ayrıca internetteki konu, bilgi ve imkan çeşitliliği de insanları kolaylıkla bu duruma sürükleyebilmektedir. Bir kişi, sadece tek bir konuda bilgi edinmek için girdiği bir internet sayfasında, rahatlıkla amacından uzaklaşabilmekte ve dikkatini çeken yan konulara dalarak saatlerce vakit kaybedebilmektedir.
İşte Facebook sayfaları da, aynı şekilde insanları kolaylıkla saatlerce bilgisayar başına kitleyip vakit çalabilen bir araçtır. Kimi insanlar arkadaşlarına ulaşabilmek, kimileri yeni çevreler edinebilmek, kimileri de yeni iş imkanları bulabilmek amacıyla günlerinin büyük bölümünü bu sayfalarda dolaşarak geçirmektedirler. Ve pek çok insan, bu esnada internet yada Facebook kültürüne kendini kaptırabilmekte; kendi karakterinden uzaklaşarak; buradaki, topluca yaşanan üsluba ve karaktere uyum sağlamaktadır.
Oysa ki her nimet gibi, internetin de, Facebook’un da, Allah'ın rızasına uygun şekilde kullanılması esastır. Bir mümin, her zaman için elindeki imkanları kendi aklını ve vicdanını esas alarak değerlendirir. Bu imkanların kendisini yönlendirip sürüklemesine izin vermez. Örneğin bir Müslüman yemek yiyecekse, kendini kaptırıp, yararlı ya da zararlı diye ayırt etmeden, sağlığına zarar verecek yiyecekleri tüketerek, yemeğin esiri haline gelmez. Güzel giyinmek uğruna, bütün parasını hesapsızca giysiye harcayıp, diğer ihtiyaçlarını karşılayamayacak şekilde bir mağduriyet oluşturmaz.
İşte bunun gibi, interneti ya da Facebook’u kullanırken de, müminin ölçüsü ‘Allah'ın rızasına en uygun tavrı gösterebilmek’tir.Müslüman, internetin ya da Facebook’un kendisini esir etmesine izin vermez. İnternet başında, Facebook sayfalarında ne kadar vakit geçireceğine ve bu süre içerisinde hangi amaç doğrultusunda neler yapacağına aklını ve vicdanını kullanarak karar verir. Saatlerin nasıl geçtiğini dahi fark etmeyecek şekilde, şuursuzca ve amacından uzaklaşarak Facebook kültürüne kendisini kaptırmaz. İnternet dışındaki dış dünyayla adeta bağlantısını kesmiş bir şekilde, etrafındaki insanlarla olan diyaloğunu kopartarak, çevresinden ona yöneltilen taleplere karşı tepkisiz ve ilgisiz kalarak, tüm dikkatini bilgisayar ekranındaki Facebook dünyasına vermez.
Bir insan, interneti ya da Facebook’u kullanarak, kendince fayda sağlayacak çalışmalar yapmayı hedefliyor olabilir. Ancak mümin, aynı anda Kuran ahlakını her yönüyle yaşamakla
sorumludur. Dolayısıyla kişinin, bir yönden bir güzellik yapayım derken, bu sırada diğer pek çok güzel ahlak özelliğinden soyutlanması elbetteki hatalı bir tavırdır. Mümin bilgisayar başında olduğunda da, hayatının her anında olduğu gibi, çevresinden kopmadan, beraberindeki insanlara karşı olabilecek en duyarlı ve en güzel ahlakı gösterebilmelidir.
Müslüman, Facebook yada benzeri imkanları kullanırken, hayatının her anında olduğu gibi çok şuurlu olmakla sorumludur. Sokakta bir yerde bir işini hallederken, biriyle telefonda konuşurken, televizyon seyrederken, gazete ya da dergi okurken, biriyle bir konuda sohbet ederken mümin her saniyesinin, her tavrının, her sözünün Allah'ın rızasına uygun olup olmadığını, her an düşünerek hareket eder. İşte internette de bir faaliyet yaparken de aynı şekilde, bu şuur açıklığı içinde olmalıdır.
Mümin bu şekilde kendisini çok iyi kontrol edebildiği gibi, çevresine de aynı yönde faydalı olan insan olmalıdır. İnternet ortamındaki yada Facebook kullanan insanlar onu kendi kültürüne sürükleyemediği gibi, mümin kişiliğiyle, ahlakıyla, aklıyla, vicdanıyla başkalarına da örnek olarak onları kendi çizgisine çekmelidir. Kendisine internet kültürüyle yaklaşan bir insana, bunun tam aksine samimi bir üslupla karşılık vermelidir. İnsanları dinsizliğe çeken cahiliye üsluplarına, Kuran ahlakının temizliğiyle karşılık vermelidir. Kendisini boş sözlerle, boş diyaloglarla oyalanmaya çağıran anlayışa, hikmetle ve akılcılıkla karşılık vermelidir. Bu ahlak gösterildiğinde, inşaAllah bu kişinin çevresindeki insanlar da yanlış olan kültürü uygulamaktan vazgeçecek ve bu kişinin gösterdiği samimi üsluba uyum göstereceklerdir.
Ayrıca mümin, gerçekten fayda verecek bir faaliyetle, hikmetsiz ve amacından uzaklaşmış, oyalayıcı ve istenen sonucu vermeyecek faaliyetler arasındaki farkı da ayırt edebilmelidir. Bir konu ilk bakışta insana gerçekten faydalı görünebilir ve kişi bu niyetle, bu yöne yönelebilir. Ancak ikinci bir kez, daha akılcı düşünüldüğünde, insan karşısında bundan daha faydalı olabilecek yollar da olduğunu görür. Örneğin bir insan bir yöntem ile, saatler boyu emek vererek, ancak on-yirmi kişiye ulaşabilecekten; bir başka yöntem ile, bir-iki saat içerisinde onbinlerce kişiye hitap edebilecekse, elbetteki ikincisini tercih etmelidir. İşte internette ya da Facebook’ta da insanın bu gerçeği de göz önünde bulundurması çok önemlidir. Mümin hem aciliyetli olanı tespit edebilmeli, hem de daha akılcı ve hikmetli olanı seçebilecek iradeyi gösterebilmelidir.
31 Ekim 2010 Pazar
Kasten yapmamak önemli bir mazerettir; böyle bir durumda kızgınlığa kapılmak değil, hoşgörüyle yaklaşmak esastır...
İnsanların çoğu çevrelerindeki kişilerde bir hata ya da eksiklik gördükleri zaman, refleks olarak önce kızgınlık hissine kapılma eğilimindedirler. Genellikle bu gibi durumlarda, önce konunun detaylarını araştırmaktansa, hiç soruşturmadan karşı tarafı haksız bulurlar. Henüz çocuk yaşta bir insan bile, istemeden bir tabak ya da bardak kırdığında, büyükleri, suçu hemen çocukta bulup onu azarlamaya yeltenirler. Yetişkin biri bir hata yaptığında ise, bu kişiye kızma konusunda kendilerini alabildiğine haklı görürler.
Oysa ki hata yapan kişinin içerisinde bulunduğu şartlar öğrenildiğinde, çoğu zaman bu tavrın altında bir kasıt olmadığı ortaya çıkar. Ve tavrı her ne kadar yanlış olursa olsun, bir kişinin yaptığı hatada kasıt gözetmemiş olması ise, ona karşı kızgınlık duyulmaması için çok geçerli ve önemli bir sebeptir.
Elbetteki hatalar hatırlatılmalı, düzeltilmeye, telafi edilmeye çalışılmalıdır. Eğer bu hata, kişinin bir ihmalkarlığından, düşüncesizliğinden, irade göstermemesinden, sorumsuzca davranmasından ya da umursamamasından kaynaklanıyorsa, bir daha tekrarlanmaması için bu konuda gereken her türlü tedbir de alınmalıdır. Ancak şu önemli gerçek hiçbir zaman için unutulmamalıdır:

- Öncelikle bir insana hata yaptıran Allah'tır. Allah dilediği için o kişi yanlış bir tavır gösterir. O insan, o anda yalnızca kaderinde kendisi için takdir edilene uymaktadır. Dolayısıyla bu, her kim olursa olsun, hata karşısında kızgınlık duyulmaması için yeterli bir sebeptir.
- Bunun yanı sıra, Allah insanı, ‘hata yapacak bir varlık’ olarak yaratmıştır. Bunun aksi bir beklenti içerisinde olmak çok yanlış olur. Elbetteki her insan hayatı içerisinde küçük ya da büyük mutlaka pek çok hata yapacaktır. İnsan ne kadar tedbir alsa da, ne kadar irade kullansa da, Allah'ın takdir ettiği bu gerçeğin önüne asla geçemez. Dolayısıyla bu da, hata yapan bir insana kızgınlık duyulmasını ortadan kaldıracak ikinci bir önemli sebeptir.
- Ayrıca, bir başkasında hata gördüğünde buna karşı kızmaya hazırlanan insan, kendisinin de sık sık hata yaptığını unutmamalıdır. Onun hataları da başkalarında çeşitli rahatsızlıklar oluşturmaktadır. Ancak insan hiçbir zaman için kendisine karşı kızgınlık duyulmasını istemez. Öyleyse bu insan, kendisine yapılmasını istemediği, kendi canını yakan, kendini rahatsız eden bir şeyi, başka hiçkimseye de yapmamalıdır. Kendisi bu tarz bir durumda iken nasıl ki mazeretleri olduğunu düşünüyor ve çevresinden kendisine şefkatle, sevgiyle ve anlayışla yaklaşılmasını bekliyorsa, o da herkese aynı hoşgörü ile bakmak durumundadır.
- Bir de Allah insana, ‘affediciliği, bağışlamayı, hoşgörülü olmayı, şefkat ve merhametten ayrılmamayı’ emretmiştir. Demek ki hayat içerisinde insanın karşısına bu ahlakı göstermesi gereken insanlar ve durumlar çıkacaktır. Eğer insanın çevresindeki tüm insanlar mükemmel ve kusursuz olacak olsaydı, insanın bu ahlak özelliklerini göstermek gibi bir sorumluluğu da olmazdı. Ancak Allah insanları kusurlu yaratmış ve birbirlerine karşı bu ahlakı göstererek birbirlerinin bu kusurlarını telafi etmelerini emretmiştir.

Buraya kadar sayılanlar, hata yapan bir insana gösterilmesi gereken bakış açısının özellikleridir. Bir de ‘hata yapan, ancak bunda hiçbir kasıt ya da kötü niyet gözetmeyen’ bir insanı değerlendirirken unutulmaması gereken gerçekler vardır.
Yanlış bir tavrı, yanlış olduğunu bile bile, kasten ve özellikle yapmak, Kuran ahlakıyla asla bağdaşmayacak ve Allah'ın beğenmediğini bildirdiği bir ahlaktır. Eğer bir insan, vicdanı kendisine doğruyu göstermesine rağmen, şuurlu bir şekilde kötülükten yana bir karar alıyorsa, bu en başta Allah Katında bu kişiye çok büyük bir sorumluluk yükleyecek bir tavırdır. Bu tür bir durumda insanlar bu kişiye karşı kızgınlık duymasalar da, Allah bu ahlakın karşılığını ona zaten verecektir. Ancak elbetteki müminler de, Allah'ın beğenmediği bir tavra karşı ‘Kurani bir buğz hissi’ duyarlar ki, bu da zaten onların imanlarının ve Kuran ahlakını yaşadıklarının bir göstergesidir.
- Ancak eğer bir insan kasıt gözetmeden; düşünemediği, akledemediği ya da unuttuğu için, tecrübesizliğinden, bilgisizliğinden ya da yanlış anlamış olmasından dolayı bir hata yapıyorsa, bu durumda bu kişiye karşı gösterilmesi gereken tavır, ‘şefkatle, merhametle, güzel ahlakla doğruyu göstermek’ olmalıdır.
- Ayrıca eğer bir insan hata yapıyorsa, ama bu durumunu açıklayabileceği mazeretleri varsa, bunları öğrenmeden, bu kişiyi hiç dinlemeden, hakkında peşin bir hüküm vermek ve kızgınlığa kapılmak da çok yanlıştır. Öne süreceği mazeretler, gerçekten bu kişinin hatasını mazur gösterecek sebepler içerebilir. Böyle bir durumda insanın, sırf nefsinin bu yönde teşvik etmesinden dolayı bu kişiye karşı kalbinde bir öfke duyması, Kuran ahlakına uygun değildir.
- Bunların yanında insan, karşısındaki kişinin ancak sözlerine göre bir kanaat edinebilir. Ancak elbetteki, kalbinde gerçekten bir kasıt olup olmadığını bilemez. İşte insan bu noktada da yine Kuran ahlakıyla düşünmek ve ‘hüsn-ü zan etmek’ durumundadır. Çünkü mümin için, karşı tarafın ‘sözü ve tavrı’ esastır. İnsanların kalplerinde olanı yalnızca Allah bilebilir. Bu nedenle eğer mümin, karşısındaki kişinin hatasına karşı öne sürdüğü mazeretlerde samimiyet ve haklılık görüyorsa, ona mutlaka itimad etmelidir.

Tüm bunların sonucunda gerçekten kasten yapılmadığına kanaat getirilen bir hata olduğunda ise, bu duruma affedicilikle, anlayışla, merhametle yaklaşılmalıdır. Mümin, böyle bir duruma karşı kızgınlık duymaktan Allah'a sığınmalıdır.
Ancak elbetteki her hata gibi, kasten yapılmayan yanlış bir tavrın da oluşturacağı maddi manevi çeşitli zararlar söz konusudur. İşte müminin böyle bir durumda dikkatini asıl yoğunlaştırması gereken, konunun bu kısmı olmalıdır. Eğer bir kişi kasıt gözetmeden de olsa, istemeden çevresine zarar verebilecek şartlara yol açıyorsa, bu durumda müminin göstermesi gereken en akılcı tavır ‘tedbir almak’ olacaktır. Bu kişinin ‘düşünememesi, akledememesi, unutması, yanlış anlaması’ gibi durumların bir daha oluşmaması için, gereken tüm önlemler uygulanmalıdır. Eğer buna rağmen bu kimse, bu eksikliğini telafi edemiyorsa ve tekrar tekrar unutabilecek, düşünemeyecek, yanlış anlayabilecek bir karakter gösteriyorsa, bu durumda oluşabilecek tahribatın önlenmesi için, elbetteki bu kişiye karşı çok daha temkinli davranılması gerekebilir. Ancak bu temkinin sebebi öfke değil, yalnızca ‘Allah rızası’dır. Mümin, bu kişinin yaptığı hatalarla çevresine zarar vermesi önleyebilmek için ona karşı -Allah rızası için- temkinli ve tedbirli davranır. Ancak bu, hiçbir zaman için kızgınlık dolu bir yaklaşım değildir. Müslüman, istemeden hataya düşen bir insanın acizliğini görmekten dolayı, ona karşı şefkat ve koruma duygularıyla yaklaşır.
Bir yandan şefkat duymak, bir yandan da tedbir alarak zararı engellemek, mümin için Kurani bir yükümlülüktür. Ve mümin bu ahlakı, hayatının her anında gösterdiği tüm tavırlar gibi, bir ibadet olarak yerine getirir.27 Ekim 2010 Çarşamba
Güzel bir erdemi sözlerle anlatıp yüceltmek kolaydır. Önemli olan, bunları uygulamak söz konusu olduğunda irade gösterebilmektir.
Çoğu insanda rastlanabilen önemli bir özellik vardır: Konuşmak söz konusu olduğunda, pek çok insan bir konu hakkında olabilecek en güzel sözleri söyler; en doğru, en akılcı tavırlarda bulunmak gerektiğini anlatırlar. Olması gereken en iyi ahlakın ne olduğu hakkında hiçbir detay atlamadan en mükemmel sözleri söylerler. Kendilerinin de, bu en iyi, en doğru, en güzel ve en mükemmel olanı yapmayı hedeflediklerini ve bunda da çok kararlı ve istekli olduklarını anlatırlar.
Ancak çoğu zaman, bu anlatılanları uygulamak söz konusu olduğunda, aynı insanlar sözlerindeki istek ve kararlılığı nedense tavırlarına yansıtamazlar. Bir anda en doğru, en iyi ve en mükemmelden kolaylıkla tavizler verirler. Kısacası sözleriyle tavırları birbirini tutmaz. Kimi zaman tavırlarında, sözlerinde anlattıklarından hiç eser dahi yoktur.
Aslında her insan, bir konuda yapılması gereken en doğru ve en isabetli tavrın ne olduğunu bilecek şekilde yaratılmıştır. Allah her insanın vicdanına en iyiyi ve en doğruyu ilham eder. Dolayısıyla her insan, her şartta yapılması gereken en güzel tavrın ne olduğunu bilmektedir. Ve istediği takdirde, vicdanının kendisine gösterdiği bu doğruluğu, sözlerine de en mükemmel şekilde yansıtabilir.
Ancak işte insanın içten içe bildiği bu doğruları bir de uygulama safhası vardır. Bu noktada insan yine vicdanıyla başbaşa kalır. Çok iyi bildiği doğrular ile, nefsine ve çıkarlarına daha uygun olan tavırlar arasında bir tercih yapmak durumundadır. Ve çoğu insan bu noktada, doğrulardan yana değil, kendi isteklerinden, rahatından ve menfaatlerinden yana tavır koyar. Öncesinde iyilikten yana ne kadar istekli, kararlı ve şevkli olursa olsun, uygulama anı geldiğinde, bu yüksek ahlakı hayata geçirmede irade gösteremez.
İnsanlarda görülen bu ahlak eksiklikliğine dair günlük hayatın içinden pek çok örnek vermek mümkündür. Örneğin her insan, zor durumda kalan muhtaç birine yardım edilmesi gerektiğini bilir ve bunu tüm ayrıntılarıyla vurgulayarak savunur. Hatta bu kimseler, bu ahlakı uygulamayan insanlar hakkında ciddi şekilde kınayıcı açıklamalar yaparlar. ‘Kendileri söz konusu olsa, mutlaka mazlumdan yana tavır koyacaklarını’ anlatırlar. Ancak aynı şartlar kendi başlarına geldiğinde, bu erdemli tavır konusunda irade ve kararlılık gösteremezler.
Sözgelimi trafikte kazayla bir yayaya çarptıklarında, ya da bir başkasının çarpıp kaçtığı yaralanmış bir kimseyi gördüklerinde, çok hızlı bir ‘nefis, menfaat ve vicdan muhasebesi’ yaparlar. Bu yaralı insana sahip çıkmanın kendilerine getireceği zarar ve tehlikeleri düşünür ve vicdanen üzerlerine düşen sorumluluktansa, kendi açılarından oluşacak riskleri daha önemli görürler. Ve hiç tereddüt etmeden bu kişiyi sokak ortasında bırakıp giderler.
Aynı şekilde dürüstlüğün öneminden bahsetmek söz konusu olduğunda, hemen her insan bu konuda da çok çarpıcı açıklamalarda bulunurlar. Ama hayatlarının pek çok aşamasında, bu konudan da kolaylıkla taviz
verebilirler. Örneğin yakın bir dostlarını korumak söz konusu olduğunda, tanımadıkları bir kişinin ezilmesine hiç düşünmeden göz yumabilirler.
İnsanların çoğu zaman büyük bir kararlılıkla konuşup, sonrasında kararlılık gösteremedikleri konuların bir kısmı da genellikle kendileriyle ilgilidir. Kişiliklerindeki, ahlaklarındaki ve tavırlarındaki yanlışlıklar hakkında çok net konuşmalar yaparlar. Bunların yanlışlığını ne kadar iyi gördüklerini belirtir, kendilerini değiştirmeleri gerektiğini anlatırlar. Eksik yönlerinin yerine uygulayacakları güzel davranışları bütün detaylarıyla açıklarlar. İlk fırsatta, bambaşka bir insan olarak, en güzel ahlakı ve en mükemmel kişiliği göstereceklerini anlatırlar. Hatta yakınlarına bu konuda çok samimi ve yürekten sözler verirler. Ancak bu noktada da, çoğu insan anlattığı doğruları hayata geçirme konusunda kararlılık gösteremez.
Örneğin kumar ya da içki alışkanlığından dolayı hayatı perişan olan, büyük borçlar altına giren, sahip olduğu herşeyi kaybeden, çevresinde dostu yakını kalmayan bir insan, büyük bir pişmanlıkla bu bağımlılıklarını kesin olarak terk edeceğini anlatarak insanların affediciliğine sığınır. Ancak bu alışkanlıklarına geri dönebileceği imkanları ilk elde ettiği anda, verdiği bütün sözleri unutarak, koşarak eski hayatına döner.
Aynı şekilde söylediği yalanlar dolayısıyla başına tehlikeli işler açan bir insan, yaptığının yanlışlığını görerek, yalanın kötülüğü üzerine çok samimi konuşmalar yapar. Bir daha yalan söylememek için gerçekten de ciddi kararlar alır. Ancak nefsiyle ilk çatıştığı ve ilk zorlandığı anda tekrar hemen yalana sığınır.
Bunun gibi, çok sinirli olan bir insan da her ne kadar zorlayıcı bir ortamla karşılaşırsa karşılaşsın asla sinirlenmemeye gayret edeceğine söz verir. Ya da çok kibirli, ben merkezci ve kendinden başkasının sözüne uymayan, herkesin yalnızca kendisine saygı duymasını isteyen ters mizaçlı bir insan da, bu kötü huylarını kesin olarak terk edeceğini anlatır. Bunların kötülüğünü ve bunun yerine uygulanması gereken güzel ahlakın önemini dile getirir. Benzer şekilde tartışmacı bir insan da, karşısına ne tür bir durum veya ne tür insanlar çıkarsa çıksın, kimseyle iddialaşmayacağına, tartışmayacağına, alttan alıp hoşgöreceğine, yatıştırıcı bir ahlak sergileyeceğine söz verir. Ve tüm bu örneklerdeki insanlar, yanlış olan bu tavırlarından sıyrılıp güzel ahlak gösterme konusunda ne kadar şevkli olduklarını samimiyetle dile getirirler. Ancak ne var ki, yine uygulama anı geldiğinde, insanlar sanki bu samimi analizleri hiç yapmamışçasına kendi kişiliklerini tüm eksiklikleriyle tekrardan ortaya koyarlar.
İşte tüm bu örneklerde anlatılan insanların, uygulamada başarısız olmalarının önemli bir sebebi vardır: ‘Allah korkusunun eksikliği’...
Bir insanın, kötü olanı terk edip, bunun yerine iyi olan tavrı istikrarlı ve kararlı bir şekilde uygulamasını sağlayabilecek şey, yalnızca insanın ‘Allah'tan içi titreyerek saygıyla korkup sakınması’dır.
Aksi takdirde insanları kendi çıkarlarını tercih etmelerinden alıkoyabilecek, kendi nefislerinin istekleri doğrultusunda hareket etmelerini engelleyebilecek itici bir güç yoktur. Konuşmak her insan için çok kolaydır. Hatta çoğu zaman o kişiyi insanlar arasında yüceltecek bir fırsattır. Bu nedenle her insan ‘iyiliğin ne olduğu’ konusunda çok çarpıcı konuşmalar yapabilir. Ama mühim olan ‘sadece konuşan değil, aynı zamanda da uygulayan insan olabilmek’tir.
Allah Kuran'da ‘uygulamada kararlılık gösterebilme’nin daha hayırlı olduğunu şöyle bildirmiştir:
İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu. (Fussilet Suresi, 21)
Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). (Saf Suresi, 2-3)
Allah her insana doğruyu ilham etmektedir. Ancak nefis ve şeytan, doğruyu uygulamaktan alıkoymak için insanı türlü bahanelerle kandırmaya çalışır. İnsanın iyiyle kötü arasında karar vermesini gerektiren kısa bir an vardır. İşte o anda, içinde bir yerlerde bir ses kendisine, “Şöyle yap” diye iyi olanın ne olduğunu mutlaka hatırlatır. Nefsi de diğer yandan ona, “Ama bu daha önemli” diyerek insanı kötü olana çağırır. İnsan o anda hızla bir karar verip bu seslerden birini seçer. İşte Allah'tan çok korkan insan, vicdanından gelen sesi duymazdan gelemez. Nefsi ne kadar zorlarsa zorlasın, o anda kendi menfaatlerini ezmekten dolayı canı ne kadar yanarsa yansın, mutlaka vicdanının gösterdiği doğruyu uygular.
Kuran'da müminlerin bu derin Allah korkuları ve bunun sonucunda ulaştıkları güzel ahlak şöyle haber verilmiştir:
Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)
Sen ancak, zikre (Kur’an’a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah’)a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele. (Yasin Suresi, 11)
Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O’nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.(Enfal Suresi, 2)
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)










Doğallık insan için büyük bir nimettir. Doğal, samimi, içinden geldiği gibi davranabilmek, hem kişinin kendisi hem de onunla birlikte olan insanlar açısından büyük bir konfordur. Çünkü bu insanın içinde ne varsa, dışında da o vardır.
Genelde insanlar arasında “dediğini yaptırabilen” bir kişi olabilmek önemlidir. Çoğu kimse, bu özelliği gösteren kişilere karşı çok daha fazla saygı duyar. Bu kimselerin, diğer insanların elde edemediği çok önemli bir üstünlüğe sahip olduklarına inanır; gösterdikleri güçlü ve baskın kişilik nedeniyle onlara karşı derin bir hayranlık beslerler.
Oysa ki, insanları ve olayları Kuran ahlakıyla değerlendirenler, görünüşte bu kişi galip gelse, onun sözüne uyulsa ve onun dedikleri yapılsa dahi, gerçekte kimin ahlakının ve kişiliğinin daha üstün olduğunu çok açık bir şekilde görürler.



